Türkiye ve Kültürel Miras Yönetimi

Türkiye’nin geçmiş uygarlıkların günümüze bıraktıkları izler açısından son derece zengin bir ülke olduğu gerçeği artık pek çok kişi tarafından bilinmekte. Bu zenginliğin getirdiği sorumlulukların farkına varılmasının ise çok daha yeni bir algı olduğu söylenebilir. 1970’lerden bu yana dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı isimler ama benzer içerikler ile ortaya çıkan “kültürel miras yönetimi” konusu kendine akademide yer edinmeyi başarmışa benziyor. 

Türkiye gibi bir ülke için böyle bir çalışma alanının hem akademide hem de pratikte ortaya çıkıyor olması ise büyük bir boşluğu doldurabilir. Bir yandan dünyanın en hızlı gelişen sektörü olan turizmin kültürel miras için getirdiği şanslar ve yarattığı baskılar, diğer yandan kültürel mirasa farklı aktörler tarafından verilen değerler ve bu değerlerin birbirleriyle olan uyumu ya da çatışması, kültürel miras yönetimini “birilerinin iş edinmesi”nin gerekliliğini ortaya koymakta. Her ne kadar Türkiye için yolun başında denebilirse de bu aslında işleyebilecek bir sistemin kurulması açısından büyük bir şans. 

Bu alanda akademik olarak ilk adım 2004 yılında Koç Üniversitesi’nin “Anadolu Medeniyetleri ve Kültürel Miras Yönetimi” yüksek lisans programı ile gelmişti. Her ne kadar geçtiğimiz yıllarda bu bölüm isim değiştirmiş olsa da şu anda farklı üniversitelerin bu konuya artan bir ilgi gösterdiklerini söylemek mümkün. Mesela Anadolu Üniversitesi’nin Açıköğretim  Fakültesi’nde 2010 yılında açılmış olan Kültürel Miras ve Turizm bölümü ve bu bölümün ders içerikleri, konu ile ilgili farkındalığa iyi bir örnek. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; genel olarak bakıldığında ortaya geniş bir yelpaze çıkıyor. Kimi üniversitelerde kültürel miras ile ilgili olan bölümler Fen Bilimleri fakültelerinin altında; Bahçeşehir Üniversitesi örneğindeki gibi. Bu örneklerde alanın daha çok mimarlık bilim dalı ile olan ilişkisi ve de restorasyon ve konservasyon ihtiyaçları ön plana çıkmakta. Ayrıca en eskisi Yıldız Teknik Üniversitesi’nde açılmış olan ve şu anda diğer üniversitelerin de yöneldiği Müzecilik bölümleri de hiç kuşkusuz kültürel miras yönetimi ile ilişkilendirilebilir. 
Bunun dışında daha çok güncel ve performans sanatlarına yönelmiş “kültür yönetimi”, “sanat ve kültür yönetimi” gibi bölümlerin de aslında tüm bu alanları içine alan kültürel miras kavramı altında değerlendirilmesi mümkün. 

Kültürel miras yönetimi dalındaki bu çokseslilik Türkiye’ye özgü değil. Kavramın ilk ortaya çıkmış olduğu İngiltere, Amerika ve Avusturalya gibi örneklerde de benzer eğilimler mevcut. Kimi ülkelerde konu antropoloji veya arkeoloji bilim dalları ile yakından ilişkili iken, teorik olarak bağımsız bir dal olarak var olma çabası da Toplum Arkeolojisi gibi daha odaklı bölümlerin ortaya çıkmasına ön ayak oldu. 

Yukarıdaki üniversite ve bölümler kültürel miras yönetimi alanın Türkiye’de teorik olgunluğa erişmesi için önemli kurumlar. İşin pratik alanında ise Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesine girmek için yapılan başvurulara ek olarak hazırlanan ve artık Türkiye’nin yasal çerçevesinde de tanımlanan alan yönetim planları öne çıkmakta. Türkiye’nin bu listede 2014 yılı itibariyle 13 tane kültür varlığı var; Unesco Dünya Kültür Mirası Geçici Listesine ise 2009 yılından bu yana hızla artan başvurular sonucunda 52 alan kaydedilmiş durumda. Özellikle turizm ve şehirlerin markalaşmasına yaptığı etkilerden ötürü son yıllarda biraz abartılı bir ivme kazanan Türkiye adaylıkları sayıca fazla olarak görülse de listenin şu anki halinde Türkiye’nin yeterince temsil edilmediği de bir gerçek. 

Kültürel miras yönetimi alanında önemli bir yere sahip hale gelmiş olan Dünya Kültür Mirası meselesi, 2004 yılından itibaren yasal değişikliklere de yer açmış ve 1983’den sonra çok az değişikliğe uğramış olan hukuksal çerçeveye bir takım yenilikler getirmiştir. Uzun süren sessizliğin ardından peşi sıra gelen düzenlemeler, içerikleri bir yana, konuya olan ilginin arttığına işarettir. 

İlginin arttığına bir başka gösterge ise özel sektörün müze ve arkeolojik alanlardaki ticari alanların işletmesi için yaptıkları girişimlerdir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 154 müze ve ören yerinin bilet gişelerini TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği), 55 müze ve ören yerinin yeme-içme ünitelerini ve hediyelik eşya dükkanlarını ise BKG (Bilkent Kültür Girişimi) işletiyor. Son 5 senede bakanlık ve bahsi geçen kurumlar arasında imzalanan özel protokoller ile hayata geçen projelerin de Türkiye’deki kültürel miras yönetimi alanındaki yerleri yadsınamaz. 

Bir başka kurumsal tarz ise Bergama örneğinde olduğu gibi belediyelerin kültürel miras ile ilgili birimler kurarak çalışmaları yürütmeleri. Yıllardır, ismi konmadan yapılmış olan pek çok kültürel miras yönetimi faaliyeti, arkeologlar  veya müzeciler tarafından yapılmaktaydı. Son 5 yıldır ortaya çıkan eğilimler ise giderek daha çok kazının konuyu bir bütün ve bağımsız olarak ele almaya başladığına örnek. En iyi örneklerden ikisinin Çatalhöyük ve Sagalassos olduğu bu son grup hem teorik hem de pratik olarak alanın gelişmesine yaptığı katkılar açısından son derece önemli. 

Bütün bu genel bilgiler ışığında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün kültürel miras yönetimi alanını öncelikli faaliyet alanlarından biri haline getirmiş olması da kayda değer bir adım.
Bu açılım içerisinde enstitü’nün uzun yıllardır arkeolojik araştırmalar yürüttüğü antik Pisidya bölgesi için bir “bölgesel kültürel miras yönetimi” planının ve Hacettepe Üniversitesi tarafından yürütülen ve enstitü tarafından desteklenen Aspendos antik kenti için Sürdürülebilir Gelişim ve Kültürel Miras Yönetimi planının yapılması için bir proje oluşturuldu. Konu ile ilgili açılan doktora sonrası araştırma bursu kapsamında her iki projeyi de içine alan teorik ve pratik çalışmalar yürütülmekte. Ayrıca enstitü, Koç Üniversitesi ile yaptığı anlaşma çerçevesinde her sene kültürel miras yönetimi alanında bir araştırma bursunu da Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü ile birlikte vermektedir. 

Türkiye’de kültürel miras yönetimi alanın hem akademik olarak gelişmesi hem de bu gelişmenin yerel halklara sosyal ve ekonomik getiriler sağlaması ile sürdürülebilir ve duyarlı uygulamalar şeklinde pratiğe dökülmesi enstitünün birincil önceliğidir.